Karatay Termal Tatil Köyü

Tabiata dair,

Abone Ol
Daha Fazla
Wordpress Temaları

“Dağların durduğu böyle anlarda
Yalar yarasını bir geyik
Her yerden görülen bir şeyken dünya
Sağa çekip ağaçları seyrettik.”

“Bazı güzelliklerin farkına varamıyoruz. Bu hız çağında yanlarından geçip gidiyoruz. Şöyle bir durup derin nefes alıp soluklanabilseydik, etrafımızdaki güzellikleri fark edebilseydik, gözlemleyebilseydik, bağ kurabilseydik, bu nimetlerin kıymetini bilir ve sahip çıkardık” diye düşündüm müsilaj haberlerini görünce. Şu soruya cevap vermeye çalışalım: masmavi denizin üstünü örten bu garip oluşum bize bir şey mi anlatmaya çalışıyor? Çevreyle ilişkimizin ne kadar zarar verici olduğunu göstermiyor mu? Öyleyse bu ilişkide ters giden bir şeyler olduğunu kabul edip düzeltmeye çalışmanın vakti geldi.
Severek takip ettiğim bir dergide okuduğum yazıdan küçük bir kesiti sizlerle paylaşmak istiyorum: “çocukken hayvanla, bitkiyle, güneş ve yıldızlarla konuşmamız tabiatı canlı bir özne olarak görmenin ne kadar içsel bir motivasyon olduğunu da gösterir. Fakat günler gelir geçer, güneş batar, yaprak uçar ve ne yazık ki bizler zaman ilerledikçe bu etkileşimi kaybederiz.” Araştırmacılara göre insanın fıtratında içgüdü olarak tabiat sevgisi bulunur. Ancak insana bahşedilen bu nimetin büyüdükçe yok olup gitmesine müsaade ediyoruz. “biz büyüdük ve kirlendi dünya.” Oysaki büyüdüğümüz zaman da yalnız değildik. Kaybolduğumuzda okuyabileceğimiz bir kitabımız ve bir rehberimiz vardı. Kur’an-ı Kerim, düzene sokulmuş yeryüzünde “bozgunculuk yapmayın” diyerek bize ölçülü davranmamız gerektiği uyarısında bulunuyordu ve gökyüzüne bakmamızı, düşünmemizi istiyordu. Peygamberimiz de Uhud dağına bakarak: “Uhud öyle bir dağdır ki biz onu severiz o da bizi sever” demişti. O, insan dışındaki bir varlığa sevgi duyulmasının ahlaki bir davranış olduğunun en güzel örneğiydi bize. “ağaçları, nehirleri yahut tepeleri yalnızca doğal kaynak diye görmemenin bir yolu onları da türdeşimiz, akrabamız saymaktır.” Karıncaincitmez bir medeniyetin geçtiği bu topraklarda yaşıyorken özellikle bize zor gelmemeli.
Hiç tereddüt etmeden denizleri dolduruyor, tarihi mekânlarımızı tahrip ediyor, ağaçları kesip inşaatlar yapabiliyoruz. Kıyıları, kumsalları taşlarla doldurup, atılan çerçöpleri tahliye edebileceği bir boşlukta bırakmıyoruz. Hoyratça yaptığımız bu müdahalelerle denizin ekosistemini bozuyoruz. Kim bilir doğaya ne kadar çok zarar veriyoruz, müsilaj üstte görünen sorun. Asıl soru ben ne yapabilirim? Tam bu aşamada “benim attığımdan bir şey olmaz” düşüncesini zihnimizden siliyoruz. Çünkü bu düşünce sorumluluğumuzu üstlenmeyi zorlaştırır hatta imkânsız kılar. Biliyorum, bu zamana kadar hep başımızda bir kontrol mekanizması oldu. Ödevler kontrol edildiği için yapıldı, iyi not almak için sınavlara çalışıldı, kanunlar varsa iyi davranışlar oldu. Ama bu konuda bizi dürten herhangi bir şey yok. Burada yalnızız ve bu alışık olduğumuz bir durum değil. Yine de taşın altına elimizi koymalı, toprağa karşı sorumluluklarımıza dikkat çekmeliyiz. Yenilip içilen şeylerin atılıvermesine (çoğu şeyin hiç yenilmeden atılmasına), çöplerin ayrıştırılmamasına, düzenlenen etkinliklerde çevrenin kirletilmesine devam edildiği müddetçe çözüme kavuşamayız. Siyasi erklerin de önlem alması, çevre politikalarını gözden geçirmesi ve gereken düzeltmeleri yapması gerekir elbette. Fakat ilk olarak her bir bireyin sorumluluk alması gerekir.
Cümlelerimi bir ayetle bitirmek istiyorum. “Rahman’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir.” Sıhhat ve sorumluluk duygusu…

Yorumlar kapalı.

Giriş Yap

Medya Anadolu ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

deneme